Ana Sayfa   | Okan Duru |   Programlar   |  Bağlantılar   | İletişim  |  Fotoğraflar                 Her Hakkı Saklıdır Ó 2008 www.okanduru.net
Makine ile iplik eğirme 18. yüzyılda İngiltere’de pamuğun eğirilmesiyle başlamıştır. 1738 yılında Pauls ve Wyatt , iki silindirden oluşan ve bir çekim sahasına sahip eğirme makinesinin patentini almışlardır.

1767 yılında James Hargreaves sekiz iğli bir iplik makinesi geliştirmiş ve kızının adından esinlenerek, geliştirdiği makineyi “Spinning Jenny” eğirme makinesi olarak adlandırmıştır.

1769 yılında Richard Arkwright yaptığı çalışmalarla 1777 yılına kadar, su gücüyle çalışan değişik kelebekli eğirme makinelerini geliştirerek patentlerini almıştır. İngiliz Richard Arkwright’ın geliştirdiği Vargel Tezgahı, önce ipliği çekiyor ve bir makaraya  ya da bobine sarılırken bükülüyordu. On yıl kadar sonra Samuel Crompton, aynı anda bin kadar ipliği eğiren “çıkrık makinesi”ni yaptı. Arkwright ayrıca ilk defa sürekli çalışan Tarak makinesini ve tarak bandı beslenen çekim sistemli bir ön eğirme (fitil) makinesinde geliştirmiştir.

1779 Samuel Crompton, Heargraves ve Arkwright’ ın ürettiği makinelerden faydalanılarak “Mule” (katır) adını verdiği iplik eğirme makinesini geliştirmiştir.

1785 yılında ilk olarak bir iplik işletmesinde; makineleri hareket ettirebilmek için buhar enerjisinden faydalanılmıştır. Buhar enerjisi; bir buhar türbini yardımıyla kinetik enerjiye (dönme şeklinde) dönüştürülmüş ve bu hareket transmisyon milleri yardımıyla iplik işletmesi içerisine dağıtılmıştır.

1789 yılında John Cartright ilk tarama makinesini geliştirmiştir.

1793 yılında Amerikalı Eli Whitney Pamuk liflerini çekirdeğinden ayıran bir makine geliştirerek bu makineye “Engine” sözcüğünü kısaltarak “Gin” adını vermiştir. Bu makinenin geliştirilmesinden sonra Pamuk, endüstride kolayca kullanılabilir hale gelmiştir.

1803 Martin tülbent bölücülü tarak makinesini geliştirmiştir.
1828 Danfort Şapkalı iplik eğirme makinesini geliştirmiştir.
1829 John Thorpe ilk kopçalı iplik eğirme makinesini geliştirmiştir.
1833 Sehlmacher yün yıkama makinesini üretmeyi başarmıştır.
1835 Fairbains iğneli çekim makinesini geliştirmiştir.
1850 Lister uzun ştapelli yünler için kullanılan tarama makinesini keşfetmiştir.

19. yüzyılın başlarında, önceki yıllardaki gelişmelerin hızıyla büyük bir iplik ve dokuma endüstrisi doğmuştur. Bunun yanında iplik eğirme ve dokuma makinelerindeki gelişmeler de devam etmiştir.1950 yılına kadar bilinen iplik eğirme teknolojilerinin daha da geliştirilmesi çalışmaları devam etmiştir. Bu çalışmalarla birlikte iplik kalitesinde yüksek oranlarda iyileşme sağlanmıştır. 1955 yılına gelindiğinde ise; yapılan ITMA fuarında yeni bir iplik eğirme teknolojisi fikri, üretilen prototip bir makine ile ortaya çıkarılmıştır. Bu yeni yöntem Open-End (Açık-Uç) iplik eğirme yöntemi olarak adlandırılmıştır. Bu sistemde; ring iplik eğirmesindeki çekim sistemi, iğ, bilezik ve kopça tamamen ortadan kaldırılmıştır. 1965 yılında; Çekoslovak araştırma enstitüsü Usti nad Orlici, Brünn şehrindeki fuarda ilk Open-End iplik makinesini sergilemiştir. İplik endüstrisindeki bu yeni gelişme hızla benimsenmiş ve Open-End sistemi, Ring sistemine büyük bir rakip olarak çıkmıştır. Sonraki yıllarda çalışmalar hızından hiçbir şey kaybetmeden devam etmiş ve günümüzde bazı ülkelerde ticari olarak kullanılan Friksiyon (sürtünme) İplik eğirme ve Hava jetli (havayla eğirme) eğirme teknikleri geliştirilmiştir. Bunun yanında bazı yeni yöntemlerle iplik eğirme teknikleri keşfedilmiş olsa da ticari anlamda başarı kazanamamışlardır.

Dokumacılığın geçmişi, tarih öncesi çağlara dayanır. İlk dokuma türleri, kamış, saz ya da benzeri esnek malzemelerden örülen sepetlerle tek bir lifin kendi üstüne ilmeklenmesiyle elde edilen ağlardı. İÖ 6000'lerde Anadolu kültürlerinin geliştirdiği ilk dokuma örnekleri de, bu topluluklarda dokumacılığın, sepet örücülüğüyle yakından bağıntılı olduğunu göstermekte-diri. Dokuma işlemi, iplik eğirmenin bulunmasından önce ve sepet örgüsüne dayalı olarak uygulanmaya başladı. Eski Mısır'da dokuma malzemesi olarak pamuk, ipek, yün ve keten lifleri kullanılıyordu. İÖ 3000'lerde Hindistan'da pamuk liflerinden yararlanıyor, aynı dönemde Çin'de ise ipek üretiliyordu.

İÖ ikinci yüzyılda Roma da boyanmış kumaş örnekleri, Tang hanedanı döneminde Çin’de bağlamalı boyama yöntemiyle bezenmiş ipekliler ve İÖ 4. yüzyılda Hindistan’da dokunmuş basma türleri bulunmuştur. Mısır’da ele geçen İS 4. yüzyıla ait yün ve keten duvar halıları da o dönelmede dokuma araçlarının oldukça geliştiğini göstermektedir. En eski İran dokumaları arasında da son derece görkemli halılara ve duvar halılarına rastlanmaktadır. Ortaçağın başlarında bazı Türk boyları, halı, keçe, kumaş, havlu ve kilim yapımında ustalaşmışlardı. 16. ve 18. yüzyıllar arasında Hint-Türk imparatorluğu’nda ve belki de daha önceleri Bengal’deki Dacca’da baskılı ya da boyanmış güzel muslinler üretildi. 1130’larda Yunanistan’dan ve Anadolu’dan Palermo’ya giden dokuma ustaları altın işli ipek kumaşlar ürettiler. 15. yüzyılın sonlarında İtalya’da yün dokuma sanayisinde 30 bin, ipek sanayisinde ise 16 bin işçi çalışıyordu. Fransa’da ipekli dokumacılık 1480’de başladı; 1520’de Kral ?. François, İtalyan ve Flaman dokumacıları Fontaineblean’ya çağırarak burada duvar halısı dokuma atölyeleri kurdurdu. Bir süre sonra, başta Lyon olmak üzere Fransa’nın birçok kenti Avrupa ipekli dokuma üretiminin merkezi durumuna geldi. 17. yüzyılda ise Rouen, kentin ünlü çömleklerinin motiflerinden esinlenmiş dokumalarıyla tanındı. Fransız dokumacılığı üslup ve teknik açısından ?V?. Louis’nin hüküm darlığı döneminde büyük bir atılım yaptı. Fransız Devrimi bu gelişimi 1790’larda bir süre kesintiye uğrattıysa da, dokuma sanayisi 18. yüzyılın başlarında başlayarak tüm ülkede yeniden canlandı. Bu dönemde Flandre ve Artois, çok kaliteli dokumalarıyla ün kazandı.

İngiliz dokumacılığı 13. ve 14. yüzyılda temel olarak keten ve yün kumaşların üretimine yönelikti. 1564’te kraliçe ?. Elizabeth, Flaman ve Felemenk dokumacıları Norwich’e çağırarak, damasko ve ipekli dokuma atölyelerinin kurulmasına öncülük etti. 1685’teki Nantes Fermanı nedeniyle ülkelerinden kaçmak zorunda kalan Fransız Protestanlarının İngiltere’ye sığınarak Norwich, Braintree Londra’ya yerleşmeleri İngiliz dokumacılığına yeni bir hız kazandırdı. Bu mültecilerden 3.500’ünün yerleştiği Spitalfields, ipekli damaskoları ve brokarlarıyla ünlendi. Dokuma tekniklerinin hızla gelişmesine karşın dokuma sanayisi 18. yüzyıla değin küçük aile işletmelerine dayalı olmaktan kurtulamamıştı. Aslında, ortak işletmelerin kurulmasının sağlayacağı yararlar daha öncelerden anlaşılmıştı. Buna yönelik olarak, örneğin 1568’de Zürich’te, 1717’de İngiltere’deki Derby’de çeşitli işçi aileleri birleşerek ortak atölyeler kurdular. Ama dokuma sanayisinin fabrika düzeninde örgütlenmesi, Sanayi Devrimi’yle birlikte 1760_1815 arasında gerçekleşti. 1733’te John Kay, dokuma işlemini hızlandıran uçan mekiği geliştirdi. Bu gelişme, üretim hızı artan tezgâhlara gerekli olan ipliği sağlayabilmek için, iplik eğirme işleminin hızlandırılmasına yönelik yeni makinelerin geliştirilmesine yol açtı. 1769’da Sir Richard Arkwright’ın, 1779’da da Samuel Crompton’ın yaptığı iplik eğirme makineleri, bu kez yün tarama ve taraklama işlemlerinin mekanikleştirilmesine yönelik etkide bulundu. 19. yüzyılın başlarında ilk mekanik dokuma tezgâhları geliştirildi. Su gücünün yerini buhar gücünün almasıyla, motorla çalışan makinelerin hızı arttı ve başta İngiltere olmak üzere, Avrupa ve ABD’de bütünüyle fabrika sistemine geçirildi.

1733’te İngiliz mucit John Kay geliştirdiği “uçan mekikle” dokuma tezgâhının otomatikleştirilmesi doğrultusunda önemli bir adım attı. O döneme değil enli kumaşların dokunmasında mekik atışı, karşılıklı iki işçinin kol gücüyle yapılıyordu. Kay’in geliştirdiği düzenekte ise mekik, tezgâhını her iki yanında gücü çubuklarını yerleştirilen kamçı kollarıyla mekanik olarak atılmaya başladı. Dokuyucu, kamçı koluna bağlı ipi mekiğin gitmesi gereken yönde çektiğinde, kamçı kolu bir kasnak hareketiyle mekiği ağızlığın içinden geçecek biçimde bir baştan öteki başa fırlatıyordu. 1745’te Jacques de Vaucanson, Bouchon’un sistemindeki ayırma kutusunu tezgâhın üstüne çıkartarak, gücü tellerini gücü çubuğuna asan çengeller üzerinde doğrudan etkili olmasını sağladı. Bu sistemde çengeller iğnelerin içinden geçirilerek bir metal çubuk yardımıyla yukarı kaldırılıyordu. Böylece iğneler, bir yardımcı gerektirmeksizin delikli kartlar aracılığıyla seçile biliyordu. Ama desen kartının sarıldığı silidir sistemi gene çok karmaşıktı ve bu tasarım sanayide hiç uygulanamadıysa da, Jacquard tezgâhının gelişimine öncülük etti.

Fransız mucit Joseph-Mari Jaquard 1805’te geliştirdiği tezgâhta delikli kart düzeneğini basitleştirdi ve gücü tellerinin gücü kolundan kurtarılması işlemini otomatikleştirdi. Jacquard tezgâhında gücü tellerini gücü çubuğuna asan çengellere yatay olarak yerleştirilen iğnelerden bazıları karttaki deliklerin tam karşısına düşüyordu. Bu çengeller gücüyle birlikte gücü tellerini kaldırıyor, böylece gücü telinin ortasındaki gücü gözünden geçen çözgü iplikleri ayrılmış oluyordu. Delik olmayan yerlerde ise, iğneler bir yay düzeneğiyle geri itiliyor, çengeller gücüden kurtuluyor ve böylece desene uygun olmayan çözgü iplikleri aralanmayıp sabit kalıyordu. Her kart bir mekik atışına karşılık geliyordu ve birçok kartın kullanılmasıyla karmaşık desenler dokunulabiliyordu. 1785’te İngiliz din adamı Edmund Cartwringht, buhar makinesini dokuma tezgâhlarına uygulayarak ilk dokuma makinesinin patentini aldı. Enli kumaş dokumak amacıyla geliştirilen bu tezgâh iki kişiyle çalıştırılıyordu, ama son derece düzensiz işliyor ve ancak kaba kumaşları dokuyabiliyordu. Cartwright’ın 1786’da geliştirdiği ikinci makine ise daha gelişkindi ve hızla yaygınlaştı. 1813’te İskoçyalı mucit William Horrocks, kumaş levendini geliştirdi ve tezgâhın çoğu parçasını metalden dökerek boyutlarını küçülttü. ABD’li Francis Cabot Lowell ise, tezgâhın çalışma hızını artırmaya yönelik deneyler yaptı. ABD’li sanayici Erastus Brigham Bigelow da tarağın sabit bir hızda çalışmasını ve böylece atkının düzenli aralıklarla sıkıştırılmasını sağladı, ayrıca sürtünmeli bir Fren düzeneği oluşturdu.

Türklerde dokumacılık hayvancılığa bağlı olarak gelişmiş en eski el sanatlarından biridir. Türk dokumacılığına ilişkin bilgiler Uygurlarla başlar. Orta Asya Türk dokumacılığında Çin ve Hint etkileri de söz konusudur. Bu dönemden kalma eski sözcükler arasında bez sözcüğünün eski söyleniş biçimi olan “böz” ile kumaş sözcüğünün eş anlamlısı “et” göze çarpar.Göçebe Türkler, evleri konumundaki çadırları, yük taşımak için kullandıkları çuvalları, giyim kuşam için gerekli olan kumaşları ve bezleri, günlük yaşamda önemli bir yeri olan halı, kilim türünden yaygıları el tezgâhlarında dokulardı. Türklerin orta Asya’da yaşadığı bölgelerde yapılan arkeolojik kazılarda çeşitli ipekli ve yünlü kumaşlarla yün aplike edilmiş keçe parçaları bulunmuştur. İpekli kumaşların Çin işi olduğu, yünlü kumaşlarla keçelerin Türklerden kaldığı sanılır. Bunların yanında, kurganlarda bulunan eyer takımlarındaki kolon, kuşak ve kordon türünden dokumalarda Türklerde çarpana türü dokumacılığı bilindiğini göstermektedir.

Osmanlı Devleti’nin Anadolu’da egemenlik kurmasıyla birlikte dokumacılık daha da gelişti.16.yüzyılın ortalarında her alanda olduğu gibi dokumacılıkta da dışarıdan gelen mallarla rekabet başladı. Kapitülasyonlar nedeniyle dış ülkelerden düşük vergilerle gelip ucuza satılan kumaşlar yavaş yavaş yerli kumaşların yerini alıyordu. Avrupa’da makine üretimine geçilmesi sonucunda artan üretim ve malın ucuza mal edilmesi karşısında Osmanlı dokumacılığı duraklamaya, 18. yüzyıldan sonra ise büyük bir hızla gerilemeye başladı. Belli başlı dokumacılık merkezlerindeki tezgâh sayıları giderek azaldı, buna bağlı olarak da üretim düştü. Osmanlı özel sektörünün yeri devlet fabrikalarıyla doldurulmaya çalışıldı. İzmit fabrikasında çuha, askeriye elbiseler, İstanbul feshane fabrikalarında çuha, bez battaniye, Bakırköy fabrikasında fanila kumaşlar, Zeytinburnu fabrikasında pamuklular, emprimeler, Hereke fabrikasında kadife ve saten kumaşlar üretiliyordu. 1915’te dokuma ürünlerinde, yerli üretimin tüketim içindeki payı yün ipliğinde yüzde 82,5, yünlü dokumda yüzde 41,3, pamuk ipliğinde yüzde 20,6 ve pamuklu dokumada yüzde 9,5’ti. Bir dönemin en iyi kumaşlarını üreten Osmanlı Devleti 1918’e gelindiğinde gereksinimini yüzde 90,5’ini ithal etmek zorunda kalıyordu. 1915’te Devletin 22 sanayi işyerinin 18’i, 28 anonim şirketin 10’u, 214 özel sektör işletmesinin 45’i, yani toplam 264 sanayi işletmesinin 73’ü bu alanda yer alıyordu. Buna bağlı olarak 1913’te sanayide yaratılan üretim değerinin yüzde 14’ünü dokuma ürünleri oluşturuyor ve 1922’de ülkede çeşitli sanayi dallarındaki 32.721 işletmeden 20.057’si dokumacılık alanında çalışıyordu. Dokumacılıkta çalışan 35.316 işçi, toplam işçi sayısının yüzde 46.83’üydü. 1923’te ayakta kalabilen sekiz dokuma fabrikasındaki toplam 808 tezgâhtan 378’i çalışır durumdaydı. Bu fabrikaların beşi yabancıların elindeydi ve fabrikaların toplam 762 dokuma tezgâhı 82.044 iği vardı. 1929’da Gümrük Tarife Kanunu çıkarılarak yabancı mallara yüksek oranda gümrük uygulanmasıyla yerli sanayi bir anlamda kesin bir korumaya alındı. Alınan bu ve benzeri önlemlere bağlı olarak, Sanayi ve Maadin Bankası tarafından kurulan Kayseri ve Bünyan iplik fabrikaları, yerli dokuma sanayisinin Cumhuriyet dönemindeki ilk işletmeleri oldu. 1930’da 32 bin ton pamuk üretildi, bunun 5.230 tonu yerli sanayi tarafından işlendi ve yıllık 16 milyon metre kapasitesi olan fabrikalarda 9,5 milyon metre bez üretildi.

1933’te Sümer bank kuruldu ve 1939’a değin Ereğli, Kayseri, Adana, Malatya, Bakırköy’de bez fabrikalarıyla Nazilli’de basma fabrikası işletmeye açıldı. 1943’te Sümerbank’ın iplik kapasitesi 88.084 iğ, iplik üretimi 9.279 ton, pamuk tüketimi 11.500 ton, dokuma kapasitesi 2.526 tezgâh, dokuma üretimi 48.969.798 metreye ulaştı.1963’te uygulamaya konan Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın ilk yılında Türkiye’nin iğ kapasitesi 841.870 iğe, dokuma kapasitesi 19.313 tezgâha, dokuma üretimi 543 milyon metreye ulaştı. 1965’te kamu sektöründe işletmeye açılan Eskişehir Basma fabrikası, Maraş İplik ve Dokuma Fabrikası ve ardından Adıyaman, Karaman ve Nevşehir fabrikalarının çalışmaya başlamasıyla, Türkiye’nin iplik kapasitesi 938.718 iğ, dokuma kapasitesi 18.123 tezgâha yükseldi. 1972’ye gelindiğinde toplam iğ sayısı 1.450.000’e çıktı ve aynı yıl 207 bin ton iplik, 29.250’ye yükselen dokuma tezgâhları sayesinde 945 milyon metre bez üretildi.1923–62 döneminde dokuma sanayisinin büyük bir gelişme göstermesine karşın üretim, tüketimi karşılayacak düzeye ulaşamadığı için hala ithalat yapılmak zorundaydı.1980’lere gelindiğinde, toplam iğ sayısı yaklaşık 3,7 milyona, toplam dokuma tezgâhı sayısı da 48.513’e ulaşmıştır. Bu dönemde pamuklu dokuma sanayisinin başlıca amacı ihracata yönelik üretim olmuştur.

Kaynak: Çeşitli yayınlardan, kitaplardan, dergi ve makalelerden alıntı yapılarak derlenmiştir...
İplik eğirmenin çok ilkel yöntemlerle de olsa taş devrinde başladığı sanılmaktadır. İplik üretimi 13. yüzyıla kadar bir el sanatı şeklinde devam etmiştir. Milattan önce 6. ve 7. yüzyıllarda orta Avrupa’da iplik eğirildiği bilinmektedir. Bu zamanlardaki iplik eğirme şekli; elle döndürülen bir iğ yardımıyla, yine elle inceltilmiş ve paralelleştirilmiş liflerin bükülmesi esasına dayanmaktaydı. Bu yöntemde kullanılan lifler genellikle yün liflerinden oluşmaktaydı.

Mekanik iplik eğirme, milattan sonra 13. yüzyılda el çıkrığının geliştirilmesiyle başlamıştır. 1530 yılında Johannes Jürgen kelebekli eğirme çıkrığı (Flügelspinnrades) olarak bilinen yöntemi geliştirilmiştir. Yöntemin ilk fikir babası ise Leonardo Da Vinci’dir. Bu iplik eğirme yönteminde, lifler açılarak döner kelebeğe beslenmekte ve kelebek yardımıyla bükülerek mukavemet kazanmış iplik oluşturulmaktadır. Kelebeğin hızındaki değişiklik nedeniyle daha önce oluşturulmuş iplik direkt olarak sarılmaktadır. Bu eğirme prensibi daha sonraki yıllarda Ring eğirme prensibine dönüşecektir.


Mevzu-u Bahis Vatansa, Gerisi Teferruattır...!
Mevzu-u Bahis Vatansa, Gerisi Teferruattır...!